İnsan denen meçhul varlık!

İnsan denen meçhul varlık!

Elektronik adresime gelen bir mesajda, adı ben de mahfuz bir kadıncağız, şöyle feryat ediyordu: “Hiç ummadık bir şekilde kocamın ihanetine uğradım. 18 senelik kocamı hiç tanıyamamışım, bu insanoğlu nasıl bir yaratık” diye soruyor?

Öncelikle şunu vurgulayalım, “ kötülük ve iyilik kavramı,”  her insanın fıtratında var olan bir olgudur.
Genetik yapımızdan tutunda, yetişme sürecimiz boyunca aldığımız ”eğitim” sayesinde “kişiliğimiz ve kimliğimiz” şekilleniyor.
Aileden ve okuldan aldığımız eğitim, kişiliğimize “vicdani bir sorumluluk” vermiyorsa bu eğitimden de yeterince faydalanamıyoruz demektir.
Çünkü insan sonsuz bir hazine, ne kadar eğitilirse, ne kadar üzerinde durulursa, ne kadar vicdanı sorumluluk verilirse ancak o kadar “kişilik ve kimlik “ kazanılır?
Kur’an-ı Kerim’de insan, övülüp takdir edilirken,  diğer yandan da en vahşi hayvanlardan daha aşağı olacağı da vurgulanmıştır.
İnsanın diğer canlılardan farklı ve üstün olan yönü, “eğitilebilen tek varlık” olmasıdır.
İnsan eğitildiği takdirde hem kendine, hem de çevresine yararlı oluyor.
Eğitilmediği vakit de, bazen vahşi hayvanlardan daha vahşi olabiliyor.
Bir tarafta en değerli varlık, diğer tarafta kur’nın ifadesiyle “esfeli safilin” olarak tanımlanmıştır.
İnsan denilen esrarengiz varlığı tanımak, gerçekten zordur.
Şairin dediği gibi: “İnsan bu, meçhul bir varlık…”
O, iyilik ve güzellik adına her olumlu davranışı sergilediği gibi, en vahşi canavarların dahi yapmadığı canilikleri de yapabiliyor.
Çağımızın şartlarını göz önünde bulundurduğumuzda da insanların çok değişken bir kişiliğe sahip olduklarını görüyoruz.
İnsanlar, çıkarları uğruna çeşitli kişiliklere bürünebiliyor, bunu yaparken de “istenmeyen huylarını ve egolarını”  çok iyi gizleyebiliyor.
İnsan doğuştan özgür olarak yaratılmıştır. “İyilik ve kötülük” arasında tamamıyla serbest bırakılmıştır.
“İradesi ve inancıyla“ istediği yolu kendi kendine seçme özgürlüğüne sahiptir.

İnsanın yaratılışında sevgi, merhamet, yardımlaşma, paylaşma, inanma gibi zihinsel duygular, yalnız insana verilmiştir.
Ancak kişiliği tam gelişmemiş, iradesi zayıf insanlar, fıtratlarından gelen  bu güzel vasıflarını, ellerine imkânlar geçtiği vakit, kötülüğe  çevirebilmektedirler.
Vicdanı sorumluluğu olan ve kişiliği gelişmiş olan “irade gücünü”  kullanarak nefsini kontrol altına alabilir.
Alamayan da yanlışlıklar içerisinde kendine ve çevresine zarar verir.

    Şimdi bu olayı ülkemizdeki kendi “insan profiline” uyguladığımızda, şöyle bir insan tiplemesi ortaya çıkıyor.
    “Ceza Yasalarını,”  İtalya’dan  almışız.
    “İdari hukuku,”  Fransa’dan almışız.
    “Medeni hukuku,” İsviçre’den almışız.
    “Ceza yargılaması hukukunu,” Almanya’dan almışız.
Buna göre,
Cumhuriyet tarihi boyunca; Türk vatandaşı,  “İsviçre medeni yasalarına göre evleniyor.”
“ İtalyan ceza yasalarına göre, cezalandırılıyor.”

Alman ceza muhakemesi kanunlarına göre, yargılanıyor.”
   “ Fransız idare hukukuna göre idare ediliyor.”
    “İslâm hukukuna göre de gömülüyor.”

Böylesine “karmaşık,”  böylesine “kozmopolit” bir sistemde yetişen bir vatandaşta,  nasıl “bir kişilik,”  nasıl “ bir kimlik” oluşabilir?..
Batılı desek,  “batılı değiliz.”
Doğulu desek, “doğulu değiliz.”
Gelenekçi desek, “gelenekçiliğimiz mi kaldı?”
   İslâmcı desek, “ gerçek bir İslâmi yaşam tarzımız mı var?”
   Lafta “Türküm,”  Müslüman’ım demek ne işe yarıyor?
   Böyle bir sistemde yetişen bir insanda, “kişilik-kimlik” nasıl olacak?..
Azınlıkta da olsa,  kötü zamanda kendini kurtaranlar da vardır.
Bütün bu karmaşalara rağmen, “iyi insan, iyi vatandaş ve iyi bir Müslüman” olana  ne mutlu?..